Bu bölüm arşiv niteliğindedir. Güncel sitemiz için lütfen tıklayın.

Kılıçdaroğlu her şeyin farkında

BARIŞ YARKADAŞ

Siyasette Stratejik Planlama

ELFİN TATAROĞLU

Adalet suç işlerse!

NURHAN YÖNEZER

Amerika’da olsa... ve Rahman Altın

NECEF UĞURLU

29 Nisan 2017

 

23 Nisan 2013

Meclis hakikattir!

“Bu çölden hayat çıkarmak, bu inhilalden (dağılıştan) bir kuruluş yaratmak lazım.”
M.Kemal Atatürk-1920


23 Nisan 1920, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı öncesi Kuva-yı Milliye cephelerindeki savaşlar, ülke genelinde ayyuka çıkmış isyanlar, savaşmaktan yorgun bir halk ve olanca imkansızlıklar içerisinde Mustafa Kemal’in tek bir hedefi vardı; “Meşruiyet”. Çevresindeki herkes ona cepheye gitmelisin derken, o meşru zeminde bir devlet kurmanın hayalini kuruyordu.

“Bir devre yetiştik ki onda, her şey meşru olmalıdır” diyordu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli Mücadele sonucu kurulduğunu göz önünde bulundurursak aslında kurulan yeni devlet “Halk Hareketinden” doğmuş bir “Halk Devleti” idi. Ve egemenlik kayıtsız şartsız milletindi. Milletin iradesinin temsil edildiği meşru zemin ise meclisti. İşte bugün kutladığımız milli bayramımız Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, o zorlu günlerin toplumsal hafızamızdan silinmemesi adına sahip olduğumuz en güzel hatıradır.

1920’de Ankara’da meclisin kurulması, 3 sene sonra ilan edilecek Cumhuriyet için en önemli adımdı. O yıllarda hemen hemen tüm Avrupa’da egemen olan bütüncüllük (totaliterlik) rüzgarına kapılmayan Mustafa Kemal’in gerçekleştirmek istediği tam anlamıyla bir “Aydınlanma Devrimiydi”.

Batılılaşmayı sözde değil fikren içselleştiren Mustafa Kemal’in derin düşün dünyası aydınlanma ve çağdaşlaşmayı, Rönesans hatırası “hümanizmle” içiçe benimsemişti. Suat Sinanoğlu’nun Türk Hümanizmi (1980) adlı eserinde tanımladığı gibi hümanizm “zihnin sınırsız özgürlüğüydü”. Zihin hiçbir dogmanın esiri olmamalıydı.

Yani aslında o dönemin yobazlarının ve hala günümüzdeki uzantılarının iddia ettiği gibi “batılılaşma” bir kimlik yitirme ya da taklitçilik değildi. Her alanda özgürleşmeydi.

Mustafa Kemal hümanist bir liderdi. Bunun en güzel örneği, o dönem Alman faşizminin kurbanı olan Yahudi, liberal ve solcu profesörleri Türkiye’ye çağırmasıydı.

Bugün Atatürk’ü diktatör ya da faşist olmakla itham edenler o yıllarda ülkemize gelen 142 Alman profesörü nasıl açıklayabilirler?

Açıklayamazlar.

Bugün Atatürk’ün ilkelerini sağ gözlükle, sığ bir seviyeden eleştirmeye çalışanlar aslında aydınlanma düşmanlarıdır. Devrimlerin sürekli gelişim gerektiren bir eylem olduğunu bilen ve bu gelişime sekte vurmak isteyen karanlık zihinlerdir. İşte bu karanlık zihinler kendi sanatçısıyla kavgalı, bilime ve gelişime kapalı, dogmalarla örülü bir siyasi eylem içerisindedirler.

1920 Yılında Mustafa Kemal’in “meşruiyet” arayışı sonucu kurduğu meclis, bugün iktidarın çoğunlukçu ve hukuksuz siyasetiyle görevini neredeyse yerine getiremez halde.

Toplumun genelini ve bir devletin geleceğini etkileyecek “barış” girişimleri bu “meşru” zeminin dışında yürütülmektedir. Halk adına kararı, halkın iradesinin temsil edildiği meclis üyeleri değil, terör örgütünün üyeleri vermektedir.

Yani açık ifade etmek gerekirse; şu anda meclis “teoride” kalmıştır.

Bu noktada Mustafa Kemal’in önemli bir sözünü hatırlatmak isterim: “Meclis bir nazariye (teori) değildir. Bir hakikattir ve hakikatlerin en büyüğüdür.”

Bu hakikatin bilincine varmamız ve içinden geçtiğimiz sıkıntılı günlerden bir an evvel kurtulmamız dileğiyle Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!








Lütfen tüm alanları doldurun. Girdiğiniz bilgiler kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.








Lütfen tüm alanları doldurun. E-mail adresiniz kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI