Bu bölüm arşiv niteliğindedir. Güncel sitemiz için lütfen tıklayın.

Kılıçdaroğlu her şeyin farkında

BARIŞ YARKADAŞ

Siyasette Stratejik Planlama

ELFİN TATAROĞLU

Adalet suç işlerse!

NURHAN YÖNEZER

Amerika’da olsa... ve Rahman Altın

NECEF UĞURLU

23 Mart 2017

 

20 Eylül 2013

Beyzbol Sopası ve Siyaset

BARIŞ DOSTER

Sadece yönetenler değil, yenilmiş ve yenilenmiş muhalefetin yöneticileri de (TESEV üyesi genel başkanı, “TR 705” koduyla ABD belgelerine muhbir olarak geçeni, Washington Büyükelçisi olduğu dönemde geçmeyen 1 Mart tezkeresi nedeniyle ABD’li tanıdıklarından özür dileyeni, mezhepçiliği devrimcilik sananı, ANAP gençlik kollarından geleni) farkındalar. Neyin mi? İktidara gelmek için Beyaz Saray’dan icazet almak gerektiğinin. O nedenle dikkat edin, tüm eylem ve söylemleri ABD’ye şirin görünmek üzerine kurulu. Zira iktidarın Türk milletine hizmetten değil ABD’ye sadakatten geçtiğini öğrenmişler. O nedenle Oval Ofis’te beyzbol sopasını tutan eli sıkmak için çalışıyorlar.

Muktedirler zaten Milli Mücadele’deki işbirlikçilerin, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın, Ahrar Fırkası’nın, Kürt Teali Cemiyeti’nin, İslam Teali Cemiyeti’nin, İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin, Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin, Derviş Mehmet’in, Şeyh Sait’in, Saidi Nursi’nin, Seyit Rıza’nın, Aznavur isyancılarının, Damat Ferit Paşa’nın, Nemrut Mustafa Divanı’nın, Ali Kemal’in, Refik Halit’in, Refii Cevat’ın devamı olduklarını saklamıyorlar. O nedenle de Müslüman bir ülkede siyaseti rüşvet, iltimas, adam kayırma, torpil, yatak odasına gizlenen kameralar, gizli telefon kayıtları, kasetler, İsviçre’deki sırdaş banka hesapları şekillendiriyor. Gizli pazarlıklar sadece devlet katında değil, sendika seçimlerinde, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde, meslek odalarının, baroların genel kurullarında da öne çıkıyor. Ahlak anlayışı böylesine çürümüş bir toplumun siyaset anlayışının, hukuk anlayışının, devlet anlayışının, bilim anlayışının, din anlayışının farklı olması mümkün mü? Devleti dolandıranların, ihaleye fesat karıştıranların, rüşvet alanların, yolsuzluk yapanların siyaset başta olmak üzere hemen her alanda güç, ün, para, itibar sahibi oldukları bir ülkede, halkın bu olanlara karşı köklü, güçlü, tutarlı, ciddi bir itirazı, reddiyesi, tepkisi söz konusu mu? Yok.

Öyleyse neyi tartışıyoruz? Daha doğrusu tartışmaya nereden başlayalım?

Önce nesnel birkaç saptama yapalım. Türkiye iklim ve tarımsal üretim açısından çeşitliliği olan, zengin ve büyük bir ülke. Ama güçlü, verimli bir tarım ülkesi değiliz. Tersine elde avuçtaki tarım ve hayvancılık birikimini de tasfiye ettik. Dahası bu süreçte kentleştik ama kentlileşemedik.

Yurt dışında 4 milyonu aşkın Türk var, ama güçlü bir Türk lobisi, diasporası yok, örgütlü değiller.

Nüfus genç, ama gerçekten iyi eğitilmişlerin oranı yetersiz. Mesleki ve teknik eğitimde çok geriyiz. İlkokuldan üniversiteye dek 22 milyon kadar öğrencimiz var, son 50 yılda 3 üniversiteden 200 üniversiteye çıktık, ama nitelikleri çok tartışmalı. ABD ve Avrupa’da 10 bin dolayında yüksek lisans ve doktora öğrencimiz okuyor.

Ekonomi büyüklük açısından ilk 20 içinde, ama gelişsek de kalkınabilmiş değiliz. Ekonomi büyüdüğü zaman bile istihdam yaratmıyor, istihdamsız büyüyor. Çılgınca ve borçlanarak tüketen bir halkız. Kalemden bilgisayara, defterden uçağa, cep telefonundan tekstile dek her şeyi ithal ediyoruz. Ürettiğimizden çok tüketiyoruz. Ülkemizin sanayi altyapısı çok parlak değil. Sağlıksız ve dengesiz de olsa, büyük israfla da gerçekleşse, sanayi toplumuna zar zor giriş yapmış haldeyiz. Ancak ürettiğimiz mal ve hizmetler, ileri bilgiye ve teknolojiye dayanmıyor. Teknolojide dışa bağımlıyız, adeta teknoloji çöplüğüyüz. 50 yıl önce tarım ürünleri ve madenlerimizi satarken, bugünkü ihracatımızın yüzde 85’i sanayi ürünü, ama ileri sanayi ürünü değil. İleri teknoloji ürünlerinin ihracat içindeki payı yüzde 1.4. Türkiye GSMH’sının yüzde 0.72’sini ar-ge faaliyetlerine ayırıyor. Ar-ge yaparken kullanılan donanım çok büyük ölçüde ithal edildiğinden, ar- ge yaptıkça bağımlılık da artıyor. Bu da teknoloji ve patent üretimini aşağı çekiyor. Dış teknolojiye dayalı üretim bağımlılığı pekiştiriyor. Bu alanda ısrar eden yerli sanayici de dışarının ar- ge kurumlarını besliyor.

Sonuçta bu yapısıyla Türkiye iktisadi açıdan kırılgan ve dışa bağımlı olduğu, siyasi açıdan dış telkinlere, yönlendirmelere, dayatmalara karşı fazlasıyla zayıf. 2008’de başlayan ve ülke ekonomisinin küçülme rakoru kırmasını sağlayan ekonomik bunalımın yaralarını da henüz sarmış değiliz. Sanayi üretimi yabancı sermaye ve dış teknolojiye bağımlı olduğundan, ihracat artarken ithalat da artıyor. 100 liralık mal ihraç etmek için 80 liralık mal ithal ediyoruz. Enerjide, yani kalkınmanın en temel unsurunda dışa bağımlılığımız ise ürkütücü. Daha da kötüsü, bağımlı olduğumuz ülkelerle (Rusya ve İran) siyasi olarak aramız açık.

İkinci Dünya Savaşı’ndan çok ağır bir yenilgiyle çıkan Japonya, eğitimle, üretimle, ileri teknolojiyle anılıyor günümüzde. Kendisine koyduğu hedefe ulaştı. Sanayisini planlamanın meyvelerini topluyor. Keza Çin de planlı ekonominin, planlı sanayinin yarattığı bir ekonomik mucize gerçekleştirmekte. Sanayi ürünleriyle dünya pazarlarına girdikten sonra, şimdi artık ucuz emeğin ötesinde ileri teknoloji yoğun alanlara yöneliyor. Her ikisi de petrol ve doğalgaz açısından şanslı olmayan ülkeler üstelik. İkinci paylaşım savaşı sonrasında aynı düzeyde olduğumuz İspanya, Portekiz gibi ülkelerden de daha geride olduğumuz aşikâr. 1950’lerde ABD’nin peşine takılıp kurtarmaya gittiğimiz Kore örneği ise ortada.

Hamaset yapan siyaset erbabına şunları sormak lazım: Acaba geldiğimiz, daha doğrusu gelemediğimiz noktada, Atatürk’ün manevi mirası olan akıl ve bilimi dışlamanın payı ne? Stratejik planlama yapmamanın, gerçekçi, ulaşılabilir, somut hedefler koymamanın payı ne? Ulusal ihtiyaçları doğru ve zamanında saptamayıp, onlara öncelikle ulusal kaynakları seferber ederek ulusal çözümler bulmamanın payı ne? Zaten sınırlı olan kaynakları kararsız politikalarla, kısır siyasi çekişmelerle, yandaşları kayırmak için çekilen peşkeşlerle israf etmenin payı ne? Bilimsel düşünmemenin payı ne? Dünyada en fazla din konuşan, dini yayın yapan, dini program izleyen toplum olup da, dinin özünden bu denli habersiz olmanın, israfa, dedikoduya, gıybete, lüks tüketime, görgüsüzlüğe, hırsızlığa, rüşvete bulaşmanın payı ne? Ekonomiyi üretim, istihdam, ihracat, yatırım, sanayileşme, adil bölüşüm, ar-ge, vergiyi tabana yayma, verimlilik, iktisadi dışsallık, teknoloji, katma değer yaratmak gibi kavramlarla değil, rant, repo, faiz, borsa ve dövizle konuşmanın payı ne? Liyakati değil sadakati, kayırmacılığı, yağcılığı, yalakalığı, birilerinin adamı olmayı tercih edişin payı ne?

J. P. Sartre, “Her insan, herkes karşısında, her şeyden sorumludur” der. Siyaset hamaset yaptığına göre, bu konuları konuşmak, bu ve diğer soruları yanıtlamaya çalışmak tek tek bilinçli yurttaşlara düşmüyor mu?








Lütfen tüm alanları doldurun. Girdiğiniz bilgiler kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.








Lütfen tüm alanları doldurun. E-mail adresiniz kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.

Gülçin Hüseyin
22 Eylül 2013 10:19

Sn. Doster,
Üniversitlerde ders, kürsülerde konuşma metni oluşturacak kadar dolu, düzeyli, bilgi içeren bu yazınız için sizi kutlamak istedim, lütfen daha sık yazın. Elinize, dilinize beyninize sağlık.

sadrettin acaryan
21 Eylül 2013 07:51

yağni ölmüşüzde ağlayanımız yok diyon.

Çalıkuşu
20 Eylül 2013 23:51

Elinize ve kaleminize sağlık sayın Doster.
Birinci paragrafınız bile, gerçeği anlamaya yeter.

1.Yazıyı sahte Atatürkçü'ler, CHP'yi her eleştireni CHP düşmanı sayanlar okusun, okusun ki gerçeği görsünler.

2. AKP'liler de okusun. Nasıl olsa, onların bol keseden atıp tutmalarına karşı, bize yanıt hakkı yok.

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI