Bu bölüm arşiv niteliğindedir. Güncel sitemiz için lütfen tıklayın.

Kılıçdaroğlu her şeyin farkında

BARIŞ YARKADAŞ

Siyasette Stratejik Planlama

ELFİN TATAROĞLU

Adalet suç işlerse!

NURHAN YÖNEZER

Amerika’da olsa... ve Rahman Altın

NECEF UĞURLU

23 Mart 2017

 

10 Ekim 2013

Atatürk ve Aleviler -1-

(Birkaç hafta boyunca Aleviler’in sorunlarını işleyeceğim. Desteğinizi ve katkılarınızı bekliyorum. Görüşlerinizi lütfen mail adresime iletiniz. Teşekkür ederim.)

Aleviler söz konusu olduğunda konuşulması gereken sorunların iki boyutu var: 1- Aleviler’in sorunları 2- Aleviliğin sorunları. Bu iki konu, özellikle siyasal anlamda aynı zeminde tartışılmamalıdır. Aleviler’in sorunları tüm bir toplumu, devleti ve hatta uluslararası kamuoyunu birinci derecede ilgilendirirken, Aleviliğin sorunları ise, yalnızca bu inanç mensuplarının ve konuya müdahil olabilecek ehliyet ve samimiyet sahibi bilim insanları ve araştırmacıları ilgilendirir.

Bu iki kavramın çok ince bir çizgi ile ayrılmaması, ortaya çıkan çorbanın besleyici değerini de düşürüyor; çoğunca da saygısızca söylemlere zemin hazırlıyor. Özellikle gazeteci ve siyasetçilerin Aleviliğin sorunlarından bağımsız olarak, Aleviler’in yurttaşlık hakları ile sınırlı konularda fikir beyanları daha yerinde olur kanısındayım. Aleviliği bilmeyen insanların, Aleviler’in ihtiyaçlarını bilmesi de söz konusu olmaz. Bu ihtiyaçları belirleme yetkisi yalnızca Aleviler’e aittir. Aleviler’in talepleri nelerse, siyasilerin ve aydınların bunun olurunu, olmazını, olursa metodunu tartışmaları gerekir. Oysa bu ülkede Alevilik masaya yatırılmış, (ve halen de sıklıkla yatırılmakta) bu popülasyona karşı nefretle dolu sayısız şahısa da bu masa etrafında yer verilmişti; topluma “çalıştay” diye yutturulan bu girişimin temel metodolojik hatası da işte bu nokta idi. Tabi çalıştayın cemaatin “zemininde” tartışılması da apayrı bir handikaptı.

Aleviler’in hak taleplerine yönelik detayları, hatta kültürel varlıklarını, genel anlamda Türkiye’deki sisyasi duruşlarını yozlaştırmak için kurulmuş bir sektör var Türkiye’de. Yanlış okumadınız; tıpkı kuyumculuk, turizm, otomotiv sektörleri gibi bir sektördür artık bu da…

Başta malum cemaatin basın yayın, (yayınevleri de dâhil) sivil toplum kuruluşları tecrübesi, yetişmiş toplum bilimci ve diğer sosyal bilim dallarındaki kadroları ve daha pek çok olanakları ile şekillenmiş bir sektördür bu. Doğal olarak, Aleviler’in kendi içlerinde bölünmesi, popülasyonun olabildiğince küçülmesi, Alevi gençlerinin hiç olmazsa kafalarının karıştırılması, Aleviler’in Atatürk’e “her şeye rağmen” duydukları çok büyük sevgi ve bağlılığın kopması (ki bu Türkiye’nin İslamlaşması yönünde değişimi için en kritik aşamalardan biridir) “sözde Alevi kurumlarının” kurulması ve bunların varlıklarını güçlenerek sürdürmeleri gibi hedefler için yapılacak bütün o sinsi çabalar, çalışmalar için ayrılmış bir finans gücünden de bahsetmek mümkün. Neyse ki Aleviler’in eğitim seviyesi oldukça yüksek ve bu ahlak dışı, vicdan dışı, çirkefçe, sinsice, şeytanca, acımasızca yapılan açık veya örtülü saldırıların gerek kaynaklarını, gerekse amaçlarını büyük oranda görebiliyorlar.

Tabi çıkarı, akçeli amaçları nedeni ile popülasyona, inancına ihanet eden işbirlikçiler de var… Aleviler bunları da görüyor. Ancak burada ince bir nokta var: Kendi felsefi seyahati vesilesi ile, tamamen bireysel inisiyatifi ile Alevilik’e olan gönül bağı kopmuş insanların “gidişi”, “kopuşu” eleştirilmemesi gereken bir durumdur; saygıyla karşılanmalıdır. Ancak bunun sayısının çok da fazla olduğunu hiç sanmıyorum. Kopuşlar büyük ölçüde “müdahale” ile gerçekleşiyor. Örneğin yakın akrabam bir ailenin tüm bireyleri ile yıllar önce cemaate kayması ve inançtan tamamen kopmaları ne yazık ki akçeli işler nedeni ile gerçekleşmişti. Tam da bu noktada Aleviler’e “camicemevi” projesi ile gelen Gülen Cemaati’nin, kendilerine yakınlaşmış Aleviler’in, neden bu inançtan koptuğu, gibi bir soruyu/sorunu da ortaya koymak gerekir.

Buna zemin hazırlayan nedenler, Alevilerin en acil tartışılması gereken ve çok büyük huzursuzluk nedeni de olan bir konudur. Aleviler’in yurttaş oldukları halde, unutulmuş, istenmeyen üvey evlat gibi cemaat korkusu ile, asimilasyon korkusu ile yaşamaları 21. yy Türkiyesi için utanç vericidir! Bunu yüksek sesle bütün dünyaya anlatacağız. Taki şartsız-şurtsuz her anlamda taleplerimiz karşılanana kadar.

Aleviler ve Atatürk demişken bir kaç konuyu detaylandırmak istiyorum. 1925’te kabul edilen Tekke ve Zaviyeler’in kapatılmasına dair kanun ile başta Hacı Bektaş Dergâhı olmak üzere, Alevi Bektaşi inanç merkezleri kapatıldı. En azından “yasa dışı” konuma düştüler. Aleviler’e bugün Atatürk’ü kötüleyen pek çok tartışmanın kaynağındaki en önemli meselelerden biri de budur. “Atatürk sizin en büyük dergâhınıza kilit vurdurdu! İnanç merkezlerinizi O kapattı” derler. Benim bu “işgüzar” eleştirilere cevabım şudur: EVET ! VE BU İYİ OLDU !

Nasıl mı? Anlatayım…

2. Mahmut, çıkardığı 11 Ocak 1827 tarihli fermanla, "Anadolu'daki bütün Bektaşi tekkelerinin türbe mahalleri hariç bütün binalarının yıktırılmasını; eşya, emlak ve diğer gelirlerine el konulmasını" emretmişti. Bu girişim ve Yeni Çeri Ocakları’nın korkunç bir müdahale ile kapatılması (katliam kısmı insanlık dışı olsa da, Yeni Çeri Ocakları’nın kapatılması uzun vadede iyi mi, kötü mü oldu bu da ayrı bir tartışma konusudur.) Bektaşiliğe ve bu inanç ile çok yoğun etkileşimi olan Aleviliğe tarihteki en büyük darbe oldu.

Hepimizin de bildiği gibi, daha sonra, başta Hacı Bektaş “makamı” olmak üzere bütün Bektaşi makam ve taşınmazları, büyük çoğunluğu Nakşibendî olan Sünni dini gruplara verildi. Dergâhlara camiler yapıldı v.b. Yani bu kurumlar artık “tabelada Bektaşi”, özünde başka şeylerdi. Konuyu uzatma pahasına burada iki noktayı belirtmek gerekiyor.

1- Bu tarihten sonraki Bektaşi makamlarına gelmiş bütün “sözde” Bektaşi Baba’ları ve Dede Baba’ları bu “yola” ihanet etmiştir demek pek de hakkaniyetli olmaz. Aralarında az sayıda da olsa “yola” büyük hizmetleri geçmiş, samimiyetle Bektaşiliğe intihap etmişler, süreğe katkı sağlamışlar vardır.

2- Nakşibendî denilince bu tarikatın gerçek değerlerini temsil ettiğinden “şahsen” şüphelendiğim bazı medyatik kimseler akla gelmemelidir. Nakşibendîlik de en az Bektaşilik ve Mevlevilik kadar görkemli bir maneviyat yoludur. Pek çok anlamda saygıyı hak eder.

Konumuza dönelim…

Atatürk’ün Alevi-Bektaşi inanç merkezlerini kapatması, işte tam da bu noktada aslında bir can suyu oldu. Çünkü bu merkezlerin büyük çoğunluğunun zaten “yol” ile pek de bir ilgileri kalmamıştı, hatta kimi dergâhlardaki yozlaşmışlık, kokuşmuşluk ciddi boyutlara ulaşmıştı. Kısacası bu müdahale (farkında olmadan) Bektaşiliğin başta Balkan’lar olmak üzere yeniden “gerçek sahipleri ile” dirilmesine bir vesile oldu. Bugün Balkan ülkelerinde işte bu –çok az sayıdaki- Osmanlı “Bektaşisi” ile Atatürk sonrası filizlenmiş gerçek Bektaşiliğin çatışması “saman altında” sürse de, özellikle Bektaşiliğin en büyük kolu olan Babegan Bektaşilik bütün ihtişamı ile dirilmiştir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Balkanlar’daki Sünnileştirme çabalarına rağmen görkemle yaşamaktadır.

Kısacası Atatürk’ün farkında olmadan yaptığı iyilik, son baharda yaprakları dökülmüş bir ağacın budanması, ilkbaharda güçlenmiş bir şekilde yeni filizler vermesi gibi bir etki göstermiştir. Konunun detayları bu makalenin sınırlarını aşsa da, özetle asıl gerçek budur.

Atatürk’ün müdahalesi Aleviler’e bir katkı daha sağladı: Bildiğiniz gibi Aleviler inançlarını Sünni İslam’ın merkezine aldığı “şeriat” anlayışı ile bina etmemişlerdir. Oysa tarihleri boyunca Sünni anlayışla “ümmet” toplumu, ya da buna en yakın anlayışlarla “sistemli” devletlerin bünyesinde var olmuşlardır. Bu da onları kendi “şeriatlarını” deyim yerindeyse kendi toplumsal bürokrasilerini kurmaya zorlamıştır. Bu sistemin merkezinde de Ocak dediğimiz inanç merkezleri vardı. Aleviler’in toplumsal yaşamlarındaki pek çok anlaşmazlık bu Ocaklar’ın temsilcisi olan Dedeler aracılığı ile ve çoğunca da Cem ayini sırasında çözümleniyordu.

Atatürk Cumhuriyeti ilan ettiğinde, bu yeni sistem, halkı oluşturan bireyleri devlete “yurttaş” kimliği ile bağlıyordu. Cumhuriyet, gerek Aleviler’in, gerekse diğer Sünni anlayış topluluklarının benzer sistemlerini çökerterek halkı yurttaş yaptı ve bir anayasa çatısı altında topladı. Yani, artık yurttaşların her türlü hukuku, devletin belirlediği kıstaslar ile hukuka ve onun bilimsel, evrensel ilkelerine konu olacaktı. Hemen belirteyim, Alevi Ocakları’nın kapatılması diye bir şey bahsi geçen kanunda yer almıyor. Ocakların kapanması ile ilgili süreci bir başka yazımızda inceleyeceğiz.

Ayrıca “Köy Kanunu”nun köyü içinde cami olan yerleşim yeri diye belirlemesi çok yönlü ve çok dikkatli incelenmesi gereken bir konu. Aleviliği tamamen dışarıda tutan bu bakış açısı, Atatürk’ün Osmanlıdaki din tartışmaları, ayaklanmalar v.b sorunların Cumhuriyet döneminde tekrar etmemesi için homojen bir toplum yaratma çabası ile sonuçlanmış bir önlem olarak görülebilir. Bu yaklaşımın 20.yy şartlarında düşünüldüğünü de ayrıca akılda tutmak gerekiyor. Eleştirilebilecek uygulamaları olmuşsa da Atatürk’ün Aleviler’in inanç ve yaşam anlayışlarına uygun düşen sayısız katkıları olmuştur bu ülkeye. Hiçbir tartışma ve güncel sorun bu katkıları Aleviler’in gözünde küçük düşüremez. Bunun altını çizmek isterim.

Sonuç olarak bütün bu karmaşık süreçle birlikte 20.yy Aleviliği’nin travmatik savruluşu da başlamıştı. Bu, neler getirdi, neler götürdü, Aleviler inançlarını, varlıklarını doğal veya devlet-cemaat müdahalesi ile asimile olmadan nasıl sürdürebilirler, Dersim Olayları, Atatürk ve bu müdahaleye Aleviler bugün nasıl yaklaşmalı… Bu konulara dair görüşlerimi sonraki haftalarda aktarmaya çalışacağım.

Bugün için son söz: AKP Aleviler’i büyük ölçüde tatmin edecek bir demokratikleşme paketi ile karşımıza çıkmayacak. Öyle bile olsa bu, Aleviler’in “eritilmesi” hedefini askıya alınmış bir projeye indirgemeyecektir. Aleviler hiç olmadığı kadar dikkatli ve uyanık olmalılar. Devlet ve cemaat-ler Alevileri oldukları gibi kabul edip, kendi alanlarına çekilinceye kadar her türlü yasal (uluslar arası meşru kabul edilen yollar da dahil) mücadeleyi vereceğiz.








Lütfen tüm alanları doldurun. Girdiğiniz bilgiler kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.








Lütfen tüm alanları doldurun. E-mail adresiniz kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.

Murat K.
20 Ekim 2013 10:32

Serdar isimli yorumcu amma da kabasın. Kavramları da sen acık daha oku diyeyimki içimde kalmasın.Üsluba bak!!

Serdar
19 Ekim 2013 08:37

Alevilikden cok Atatürkü calismissin, birazda Aleviligi arastirip yazsaydin keske. Böylece sadece ulusalci kemalist bakis olmus...!

Emekli
17 Ekim 2013 22:28

Ayla hanım yazdıklarınıza tamamen katılıyorum aleviler bu ülkenin bir rengidir aynen çok renkli çiçeğidir neden bu kadar uğraşıyorlar 21 inci asırda ırklar mesepler üzerinden siyaset bu ülkeye hayır getirmez bu ikdidar mesep ayrımcılığı ile ülkemizde huzur bırkmamakdadır .Daha makul mantıklı işler yapacaklarına neden oy uğruna mileti bölüp bir birine kin bağlatarak siyaset yaparlar anlamak zor bir varki halkımız bu gibi ayrımcılıklara mesepciliklere pirim vermiyor yoksam halimiz perişan.Cem evi cami bir arada olsunmuş niye böylemi huzura kavuşduracaklar bunlar behude şeyler olmayacak duaya amin denmez bu pilanda olmaz bıraksınlar insanlar inandıkları gibi yaşasınlar AKP ikdidarı yapdıkları ile ülkemizdeki huzuru yok ediyor oy alacam diye mileti bölüşdürerek olmaz alevilerle uğraşacaklarına ülke meselelerile uğraşsınlar

Murat K.
16 Ekim 2013 23:00

elbette sözlerim cemaatin adamlarına

Murat K.
14 Ekim 2013 13:09

hangi Alevilik sorunu kimin sorduğu önemli değil. ben de aleviyim diyen biri bu soruyu soramaz. 10.000 çeşidi olsa ne olur? Sünnilik tek çeşit mi? ama devlet hepsine fazlasıyla hizmet veriyor. ayrıca hala anlayamadım bir alevi aleviliklen Bektaşiliğin farkını nasıl bilmez? gidip başkalarını kandırın. zamanınız bol. güle güle!!

Tüm Yorumlar (22)

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI