Bu bölüm arşiv niteliğindedir. Güncel sitemiz için lütfen tıklayın.

Kılıçdaroğlu her şeyin farkında

BARIŞ YARKADAŞ

Siyasette Stratejik Planlama

ELFİN TATAROĞLU

Adalet suç işlerse!

NURHAN YÖNEZER

Amerika’da olsa... ve Rahman Altın

NECEF UĞURLU

21 Kasım 2014

 

MEDYA

6 Nisan 2013

'Muhalif gazete bir ihtiyaç'

Yurt Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ Rusya'nın Sesi'ne konuk oldu.

reklam
İSTANBUL - 1. yılını dolduran Yurt Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, Rusya'nın Sesi Radyosu'nda Faruk Eren’in sunduğu “Gazeteciler Konuşuyor”a konuk oldu.

Yanardağ, ‘muhalif gazetecilik’ anlayışından, tartışmalı davalara ve ‘İmralı Süreci’ne kadar pek çok başlıkta önemli açıklamalar yaptı.

Genç bir gazete olan Yurt’un medyadaki muhalefet boşluğu nedeniyle kurulduğunu söyleyen Yanardağ, CHP ile ilgili iddialara da yanıt verdi. Yurt’un çıkışında yeterince tanıtım yapılamadığını söyleyen deneyimli gazeteci “CHP’nin gazetesi olsaydık mali güçlük çekmezdik” dedi.

Yanardağ, gazeteciliğe bakışını, güncel konularla ilgili fikirlerini de açıkladı.

Yurt Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın, Faruk Eren’in sorularına verdiği yanıtlar:

“MEDYADA MUHALEFET BOŞLUĞU VAR”

-Yurt gazetesi genç bir gazete, geçtiğimiz günlerde 1’nci yılını doldurdu. İsterseniz nasıl bir ihtiyaçtan doğdu, nasıl bir sermaye yapısıyla doğdu, hedefiniz neydi? Ulaşabildiniz mi? Bir yılı özetleyerek başlayalım.

Biz hedeflerimize ulaştığımızı düşünüyoruz. Türkiye’de yeni bir gazete çıkartmak zor. Türkiye’de medyada bir muhalefet boşluğu vardı, muhalif çizgideki gazetelerin hızla el değiştirmesi, sermaye bileşimlerinin farklılaşması, yazarlarını ve kadrolarını büyük ölçüde kaybetmeleri nedeniyle o alandaki boşluk giderek büyüdü. Şöyle bir varsayımdan hareket ettik biz; eğer iktidarın yüzde 50’ye yakın bir toplumsal desteği varsa yüzde 50’ye yakın bir toplum kesimi de iktidarın dışında ve ona şu ya da bu nedenle, şu ya da bu düzeyde bir muhalefet tutumu içinde ancak onların kendilerini ifade edebilecekleri televizyonlar, radyolar ve gazeteler yok.

Bu dengesizliği gidermek gerektiğini okuyucuya bilgiyi, haberi eğmeden, bükmeden, karartmadan ulaştırmak gerektiğini düşündük ve bu fikirden hareket ettik. Aynı zamanda bir iş modeliydi yani bu alan boş olduğu için iyi gazetecilik yapılabilirse, hedefler iyi belirlenebilirse iyi de bir gazetecilik işi yapılabileceğini düşündük. Nitekim 1 senelik dönem değerlendirildiğinde bunda yanılmadığımızı da gördük biz.

“KÜRT DÜŞMANLIĞI YAPMADAN YURTSEVERLİK”

Diğer yandan kendisini muhalefette konumlandıran gazetelerin önemli bir bölümü de yanlış bir çizgi izliyordu bize göre bir boşluk vardı. Örneğin hem Kürt düşmanlığı yapmayan ama hem de yurtsever bir çizgi izleyebilecek, hem insanların hak ve özgürlüklerini savunacak hem de iktidara karşı etkili bir denetim görevini toplumsal denetim görevini yerine getirebilecek bir gazeteye ihtiyaç vardı, biz kendimizi solda konumlandıran bir gazete olarak gördük öyle değerlendirdik. Ancak hemen merkezdeki okuru da içine alan bir geniş yelpaze içinde bunu gerçekleştirebileceğimizi düşündük.

“MUHALİF LİBERALLERLE SOSYALİSTLER AYNI GAZETEDE”

Gazetemizin yazarları arasında muhalif liberallerden sosyalistlere kadar geniş bir yelpazede yer alan insanlar var. Nihat Behram’la, Cüneyt Ülsever aynı gazetede yazıyor, böyle bir yelpazeye sahibiz. Ayşenur Arslan ve Mustafa Sönmez de aramıza katıldı ki Mustafa Sönmez daha çok “Marksist iktisatçı” olarak bilinen bir gazeteci arkadaşımız.

Ayşenur Arslan ise daha çok ana akım medya, merkez medyada bulunmuş ama muhalif bir gazeteci. Biz basın özgürlüğünün ortadan kaldırıldığı ve halkın haber alma özgürlüğünün büyük bir tehdit altında bulunduğu bir dönemde bu medya ortamına itiraz eden gazeteciler olarak işe girdik.

“REKLAM AMBARGOSU VAR”

-Bu itirazı yaparken, bir yıl içerisinde iktidardan somut bir baskı ile karşılaştınız mı?

Çok yoğun bir reklam ambargosu var bir. 50 binin üzerinde hafta sonları 60 bine ulaşan bir tirajımız olmasına rağmen, pek çok büyük firma reklam vermiyor. Doğrudan bir müdahale olmasa bile oluşan bu atmosfer nedeniyle insanlar muhalif bir gazeteye ya da televizyona reklam vermekten çekiniyorlar.

Biz yola çıkarken çok etkili bir tanıtım yatırımı yapamadık, büyük bir tanıtım yapmış olsaydık çok daha yüksek bir tirajla başlayabilirdik. Okura kendimizi yeterince anlatamadık.

“MİLLİYETÇİ MUHALEFETTEN FARKIMIZI ORTAYA KOYMAK İSTEDİK”

Ana akım medyada bir boşluk yok, çok sayıda gazete var zaten. Asıl boşluk başka bir alanda, biz farkımızı ortaya koymaya çalışıyorduk. Çünkü AKP hükümetine muhalefet eden daha milliyetçi ve esas olarak çizgisini Türkiye’deki etnik sorunlar üzerinden kuran, belli bir Kürt düşmanlığı üzerinden kuran gazetelerden de farkımızı ortaya koymak istiyorduk. Biz böyle bir gazeteyiz demek istiyorduk. Bunun da anlatılacağı bütün araçlar ister istemez siyasal bir dili gerektiriyordu. Bunlar da sansür edildi, hem de yola çıkarken başladı bu sansür.

"MUHALİF BASIN’IN TİRAJI NEDEN YÜKSELMİYOR?"

-Sizin söylediğiniz medyanın büyük bir bölümü iktidara şu veya bu şekilde destek veriyor. Halkın yüzde 50’si de iktidarı destekliyor ama desteklemeyen yüzde 50’lik bir kesim var. Ama muhalif basın hiçbir zaman beklenen tirajlara da ulaşamıyor. Bu da bir sorun değil mi?

İnsanların alışkanlıkları kolay değişmiyor. Mesela Yurt gazetesinin hala ulusal bir gazete olduğunu bilmeyen milyonlarca insan var. Örneğin; Adana’da da bir Anayasa paneline katıldım, orada çok şaşırtıcı bir biçimde esas olarak kültürün tüketicileri diyebileceğimiz, kitap okuyan, sinemaya, tiyatroya giden, politik duyarlılığı yüksek bazı insanların bile Yurt’u yerel bir gazete zannetiklerini gördüm. Bazı arkadaşlar çıkışımızın üzerinden 1 yıl geçtiği halde gazetemizi bilmiyordu. Herkesin duyabileceği etkili bir reklam ve tanıtım 5 milyon dolarlık bir bütçeyi gerektiriyor. Biz 300 bin dolarlık bir tanıtımla, bir reklamla çıktık.

“CHP’NİN GAZETESİ DEĞİLİZ”

Ayşenur Arslan ve Mustafa Sönmez’in Yurt’ta yazmaya başladığını medya sitelerinden duyduk biz de. Aslında bu tür tanıtımları etkileyebilir...

Çok etkileyecek şeyler ama bütün bunlar belli bir bütçeyi gerektiriyor. Biz yüksek mali güçlerle çıkan bir gazete değiliz. Hatta bizim CHP’nin gazetesi olduğu ileri sürenler bile oldu. CHP’nin gazetesi olsaydık böyle mali güçlük çekmezdik. Alışkanlıkları değiştirmek kolay değildir, merkez medya kendi okurlarına ihanet ettiği halde okurlarının önemli bir kısmının bundan haberi yok. Bugünkü iktidara muhalefet eden basın da aynı niteliğe sahip değil, hepsi birbirinden farklı gazeteler... Hepsini bir araya getirdiğinizde, muhalif basının tirajının hızlı bir şekilde arttığını görüyorum.

“MERKEZ MEDYA OKUR KAYBEDİYOR”

Sözcü’den Birgün’e kadar toplandığında ciddi bir tiraj ortaya çıkıyor aslında...

Merkez medyanın giderek daha fazla okur kaybedeceği görülüyor. Biz Bağımsız dergisini çıkarttık; 10’ncu sayısı var şu anda piyasada. Bağımsız da başarılı bir dergi oldu. Çok kısa bir süre içinde iyi bir okur kitlesi yakaladı. Gazeteden daha fazla bir şey isteyen okura biz bir alternatif sunduk. Çünkü Türkiye’de haftada bir haber analiz dergisi yoktu. Vardı geçmişte ama bunlar ya kapandılar, ya birer magazin dergisine dönüşerek aylık dergiler oldular.

‘HABER - ANALİZ’ DERGİLERİNİN DEVRİ GEÇTİ Mİ?

Türkiye’de okurun dergi okuma alışkanlığı da yok oldu galiba...

Öyle düşünülüyor ama bence böyle bir ihtiyaç var, okurun böyle bir talebi vardı ama bu talep karşılanamadı yeterince. Yüksek maliyetli işler yapıldığı için, gelir-gider dengesi kurulamadı ve o dergiler kapanmak durumunda kaldı. Ya da bu dergiler, daha çok reklam aracı haline geldiler. Birer reklam alanı olarak kullanıldılar. Adil bir yarış olması halinde muhalif basının çok daha yüksek bir okur kitlesine ulaşacağını düşünüyorum. Son dönemde merkez medyanın 250 binin üzerinde bir tiraj kaybı var. Muhalif yazarlarını yitiriyor, muhalif çizgisini geriye çekiyor ve devam ediyor.

“SINIRLI ELEŞTİRİYE BİLE TAHAMMÜL KALMADI”

Aslında muhalefet de değil iktidarı destekleyen yazarların bile -en son Hasan Cemal vakasında olduğu gibi- yazamadığını görüyoruz. Hasan Cemal olayına nasıl bakıyorsunuz? Bu durum sürecek mi sizce?

Hasan Cemal olayı çok dramatik aslında. Daha önce Mehmet Altan’a da aynısı oldu. İktidarı çok özgürlükçü ve demokratik gerekçelerle destekleyen bu insanlar -ki hayatlarına ve kendi değerlerine ve geleneklerine ihanet ettiler aslında- yaptıklarının karşılığını alamadılar.

Mehmet Altan ayrıldıktan sonra verdiği röportajda kendilerinin önünde büyük yasakların olduğunu mesela “İktidarın dostça bile eleştirilemeyeceğini ama CHP’nin ve ordunun eleştirilmesinin serbest olduğunu hatta ordunun bile eskisi kadar eleştirilmesine hoş bakılmadığını” söyledi. Mehmet Altan bunu yıllarca bizden gizledi ve o gazetelerde yazmaya devam etti. Dolayısıyla bu insanların daha sonra iktidarın zaman zaman bazı uygulamalarını -çok sınırlı bir biçimde- eleştirmeleri halinde bile başına nelerin geldiğini gördük.

BASINDA VE AYDINLAR ARASINDAKİ KIRILMANIN NEDENLERİ

-Son 10 yılda – aslında daha köklü bir geçmişi olmasına rağmen - Kürt sorunu ve Ergenekon, Balyoz ve Oda TV gibi yargı süreçleriyle ilgili tartışmalar damga vurdu. Bu basında ve aydınlar arasında kırılmaya neden oldu. Yargıdaki ihlalleri eleştirdiğinizde Ergenekoncu veya darbeci gibi ithamlarla karşılaşabiliyorsunuz. Ya da tam tersi, Ergenekon gibi davalarda “bBurada bir şey var” dediğinizde de AKP yanlısı ya da cemaatçi suçlamasına maruz kalabiliyorsunuz. Şimdi bir de Kürt sorunun çözümü için gündeme gelen bir süreç açığa çıktı. Siz tüm bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz? Kısaca...

Türkiye’de kendisine liberal ya da liberal demokrat diyenler çok ilginç bir şekilde mesela savaşı destekliyorlar onlar Türkiye’nin Irak’a müdahalesini de desteklediler, bugün Suriye’ye müdahalesini de destekliyorlar. Bölgedeki her türlü emperyalist operasyon ve savaşı destekleyen ve bunu savunanlar var ama ulusalcı dedikleri de savaşa karşılar.

Çok ilginç bir şey ulusalcı dediğiniz -eğer milliyetçiliği kastediyorsanız- kendi ülkenizi herhangi bir etik gerekçeyle ya da herhangi bir entelektüel ya da felsefi gerekçeye dayanmaksızın haksız bile olsanız onu savunmak anlamına gelir.

Ancak, Türkiye’de “ulusalcı” olduğu söylenenlere ayrıca Esad’çı deniyor. Bunlar nasıl ulusalcı anlamadım. Arapları destekliyorlar, Esad rejimini destekliyorlar; Orta Doğu’daki işgalci İsrail’e karşılar; Irak ve Afganistan’ı işgal eden ABD’ye karşılar, emperyalizme karşılar, AB’ye karşılar... Tuhaf değil mi? Ama liberallerin hepsi bunları destekliyorlar. Örneğin Mehmet Altan’ın daha önce yazdığı bir yazı utanç vericidir. Irak işgalini destekledi; “Ne var yani, Vahabiliği ezecek ve 'Ilımlı İslam'ın önünü açacak, demokrasinin önünü açacak” dedi. Tanımlar çok fazla birbirine karıştı.

“KİMSE VELİ KÜÇÜK’TEN SÖZ ETMİYOR...”

Örneğin Ergenekon davalarına inandırıcılık kazandırmak için aksesuar niteliğinde araya bazı isimler yerleştirdiler. Bunu sistematik olarak yaptılar. Her gözaltı dalgasında arada böyle birisi oldu. Ve onların hiçbirisi asıl suçlarından dolayı yargılanmıyorlar. Biz öyle bir yere geldik ki mesela kimse Veli Küçük’ten söz etmiyor artık, kimse İbrahim Şahin’den de söz etmiyor. Hep başka şeyler konuşmaya başladık biz.

Anladık ki mesela Ergenekon davasından yargılanan subaylar NATO’dan çıkmak istiyormuş. Anladık ki Deniz Kuvvetleri’nden tasfiye edilen subayların yüzde 70’i Alevi kökenliymiş. Çünkü ölenlerin ya da intihar edenlerin cenazeleri Cem Evleri’nden kalkmaya başladı. Suikast timi olarak aldıklarına bakıyorsunuz bunların hepsi ya harp okulu birincisi, yüksek sicile ve mezuniyet notlarına sahip ve general olmasına kesin gözüyle bakılan isimler... Onun yanı sıra üniversite rektörleri, aydınlar... Kimse bizim aklımızla alay etmesin!

Kontrgerilla şefi olarak Türkiye’de Yalçın Küçük’ü mü buldular? Yalçın Küçük’ü eleştirebilirsiniz ama kendisi bu ülkedeki en çaplı entelektüellerden biridir. Bunu kimse inkar edemez.

Fatih Hilmioğlu’nun bütün günahı iki dönem üst üste Malatya İnönü Üniversitesi’nde rektörlük yapmasıdır. Malatya İnönü Üniversitesi Fatih Hilmioğlu’ndan önce El Ezher üniversitesi gibiydi. Hizbullahçılar orada oruç tutmayan çocukları öldürüyordu.Orayı alıp bir uluslararası bir üniversite hüviyeti kazandırmıştır kendisi. Ergenekon başka türlü bir şeye dönüştü artık.. Bütün kanıtlar sahte. Şemdin Sakık gib bir biçimde kullanılan isimlerle hüküm inşa etmeye çalışıyorlar.

“ORDUDA SİYASİ TASFİYE”

Ergenekon Türkiye’nin o ünlü alman parlamentosu Reichstag’ın yangını gibidir. Türkiye’de toplu tasfiyeler olmadı değil! 1 Mayıs 1977’deki katliamdan sonra Türkiye’de 800 subay aynı anda ordudan atıldı Bu olay pek bilinmez. 1 Mayıs katliamından önce Ecevit’e Çiğli havaalanında suikast düzenlendi. Ünlü bir Çiğli suikastı vardır, tam bir kontrgerilla eylemidir. Yeşilköy havaalanına bomba kondu, Sirkeci tren garına bomba kondu. Buralarda her ikisinde 11 kişi öldü. Eğer 1 Mayısta 34 kişi ya da 37 kişi değil de 300 kişi ölseydi darbe yapacaklardı. Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun’un kurduğu MHP yanlısı bir cuntadır. Yüksek Askeri Şura beklenmeden Haziran ayında tümü emekli edildiler. Fakat bu bakanlar kurulu kararıyla emekli edildiler.

Demokratik teamüller içerisinde...

Aynen öyle. Çünkü gerçekleşmemiş, hazırlıkları yapılan bir darbeden söz ediliyor burada. Burada düşünülmüşse bile vazgeçilmiş... 2004’deki bir darbe girişiminin üzerinden bunu yapmaya çalışıyorsunuz ve hiçbir kanıtınız yok. Bu neden siyasi bir tasfiyedir? Balyoz darbe planı denilen seminer çalışmasına 1. Ordu Komutanlığı seminer çalışması sırasında iki yıldır o seminerin yapıldığı tarihten bir yıl önce ve bir yıl sonrayı kapsayacak şekilde yurt dışında olduğunu kanıtlayanlar var, dış görevde olduğunu kanıtlayan tam 17 subay o davadan mahkum edildi 18’er yıl hapis cezası aldı. Bunlar ordudaki belli bir istihbarata dayalı tasfiyelerdir. O istihbaratın merkezi de Utah’ta kurulan bir sitedir. Tasfiye edilenler Kemalist subaylar. Bunların tasfiye edildiği bir operasyondan başka bir şey değildi çünkü davanın o anda çökmesi ya da söz konusu subayların o anda tahliye edilmesi gerekiyor. Genelkurmay göndermiş yurtdışına pasaport çıkış tarihi belli, dönüş tarihleri belli, seminer planına katılmamışlar, o toplantıda yoklar. O toplantıda zaten subay sayısının çok üzerinde bir tutuklama var.

“TÜRKİYE’DE YÜZDE 58’LE GEÇECEK BİR ANAYASA TUTMAZ”

Hukukun temel düsturlarından biridir: “Ceset yoksa, cinayet de yoktur...”

Komik bir şey bu çok uzun bir mesele! Şimdi daha farklı bir yere doğru evriliyor. Özellikle ‘İmralı süreci’nin başlatılmasıyla...

İmralı süreci de şöyle özetlenebilir: AKP, rejimi istenilen ölçüde dönüştürdüğünü düşünüyor ve bunu yeni bir anayasa ile, başkanlık rejimiyle noktalamak istiyor. Bunu öngörüyor. Cemaat ise henüz sonucun alınmadığını, geri dönüş eşiğinin aşılmadığını, her an bir geri dönüş tehlikesinin mevcut olduğunu, bu nedenle geri dönüşün gerçekleşebileceği korkusuyla bu operasyonların ve sürecin devam ettirilmesinden yana. Cemaat, bu nedenle İmralı sürecine mesafeli duruyor. AKP gördüğüm kadarıyla, böyle bir anayasayı belli bir toplumsal uzlaşma sağlamadan geçiremeyeceğinin farkında. Türkiye’de % 51 ile % 52 ile % 58 ile geçecek bir anayasa tutmaz. Öyle bir anayasa ile ülkeyi yönetemezsiniz. Türkiye’de en düşük kabulle geçen anayasa 61 Anayasa’sıdır, % 70’e yakın oy alınmıştır. Eğer belli bir uzlaşmayı sağlayamazlarsa bunun Türkiye’de daha derin çatışmalara, daha derin toplumsal yarılmalara yol açacağını görüyorlar. Bu nedenle AKP şunu yapmaya çalışıyor: Bir yandan İmralı sürecini başlatarak Türkiye’deki Kürtlerin desteğini sağlamaya, diğer yandan Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda belli bir yumuşama sağlayarak ulusalcıların bir kesimiyle -ki bu kesimin hazır olduğunu düşünüyorum ben- uzlaşmaya çalışıyor.

Ergin Saygun’un hastanede ziyaret edilmesinin anlamı da budur. Erdoğan kalktı uzun tutuklulukları eleştirdi, Balyoz’daki tutukluluklara itiraz etti. İlker Başbuğ hakkında “Genelkurmay Başkanı’nı nasıl tutuklarsınız” dedi. “Benim mesai arkadaşımı nasıl ‘terör örgütü lideri’ diye suçlarsınız” sorusunu yöneltti.

Çünkü Genelkurmay Başkanı, Başbakan’a bağlı... Cemaatin cevabı enteresan oldu. Balyoz davasından hüküm çıkarıldı, top Yargıtay’a atıldı, iki yıl üç yıl yurtdışında olanlara bile cezalar verdiler. Orada böyle bir itişmenin olduğunu düşünüyorum.

“SOLU İKNA ETMEDEN BAŞARAMAZLARDI”

Hepimizin aklıyla alay ettiler, özellikle ‘sol’la alay ettiler diye düşünüyorum. Soldan bir ideolojik onay almasalardı Ergenekon’da inandırıcı olamayacaklardı! Bu toplum sola oy vermez ama, sol demek halk için temizlik, adanmışlık ve karşılıksız sevgi anlamına gelir. Bir Deniz Gezmiş imgesi vardır herkesin kafasında, oy vermez ama güvenilebileceğini ve onların namuslu olduğunu bilirler. O bakımdan soldan bir onay üretmek önemliydi iktidar için maalesef bunu gerçekleştirdiler diye düşünüyorum.








Lütfen tüm alanları doldurun. Girdiğiniz bilgiler kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.








Lütfen tüm alanları doldurun. E-mail adresiniz kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.

mehmet kamil
8 Nisan 2013 00:58

50 bin 60 bin tiraj var da çalışanları niye kovuyor, niye maaşlarını ödemiyorsunuz? Bu nasıl muhalif gazete? Tirajını doğru söylemeyen gazete, halka doğruları nasıl söyleyecek buna kim inanacak?

ormanlı
6 Nisan 2013 19:58

bunları soylediği yayın" rusyanın sesi" komunist ruhları mı depresti gene birlilerinin


MEDYA KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLERİMİZ