Bu bölüm arşiv niteliğindedir. Güncel sitemiz için lütfen tıklayın.

Kılıçdaroğlu her şeyin farkında

BARIŞ YARKADAŞ

Siyasette Stratejik Planlama

ELFİN TATAROĞLU

Adalet suç işlerse!

NURHAN YÖNEZER

Amerika’da olsa... ve Rahman Altın

NECEF UĞURLU

22 Temmuz 2014

 

DÜNYA

4 Ekim 2013

İsrail ile ilişkiler düzeliyor

Cumhurbaşkanı Gül İsrail ile heyetler arası görüşmelerin sürdüğünü açıkladı.

reklam
İSTANBUL, (ANKA) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İstanbul'da düzenlenen "4. İstanbul Forumu"nun açılışında konuştu. Gül, Türkiye ile İsrail ilişkileri üzerine sorulan bir soruya, "Yavaşta olsa bir gelişme var. Biraz sessiz gidiyor ancak heyetler biraraya gelip görüşüyorlar" yanıtını verdi.

4. İstanbul Forumu açılış toplantısına katılarak bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Gül, Suriye meselesinin sadece bölgenin değil aynı zamanda uluslararası sistemin de temel sorunlarından biri olduğunu belirterek, “Suriye krizinden çıkış yolu, BM Genel Kurulu konuşmamda da belirttiğim gibi, başından beri eksik olan kapsamlı diplomatik ve siyasi çözümdür. Suriye konusu, kimyasal silahların tasfiyesine indirgenemeyecek kadar büyük bir bölgesel ve uluslararası meseledir” dedi.

Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde yer alan bilgiye göre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 4. İstanbul Forumu açılış toplantısına katılarak bir konuşma yaptı.
Renaissance İstanbul Bosphorus Hotel’de gerçekleştirilen forumda yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Gül, toplantıda, ortak bir coğrafya, tarih ve gelecek vizyonunu paylaştığımız Orta Doğu bölgesindeki gelişmelerin tüm boyutlarıyla ele alınacağını belirterek, “Ben de tartışmalarınızın genel çerçevesine katkıda bulunmak üzere, dünyamızın ve bölgenin içinden geçmekte olduğu kapsamlı değişim ve dönüşüm süreciyle ilgili bazı görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum” dedi.

“DÜNYA SİSTEMİNDEKİ DÖNÜŞÜMLER”

Cumhurbaşkanı Gül, uluslararası sisteme ilişkin bazı temel gözlemlerini paylaşmak istediğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: “Etkisini her geçen gün daha fazla hissettiğimiz küresel bir dönüşüm sürecinden geçiyoruz. Bu süreçte uluslararası düzen, giderek daha karmaşık ve geçişken bir hal almaktadır. Güç parametreleri ve küresel güç dengelerinde köklü değişiklikler yaşanmaktadır. Bir yandan, uluslararası alanda güç temerküz eden devletlerin sayısı artmakta, diğer yandan devlet-dışı aktörler ve ulus-altı kimliklerine dayalı oyuncular güç kazanmaktadır. İkinci gruptaki aktörler, ulus devlet sınırlarını ve aidiyetlerini aşacak ve merkezî yönetimleri zayıflatacak şekilde güç ve nüfuza kavuşmaktadır. Küresel sistemin niteliğiyle ilgili, ‘tek kutuplu’, ‘çok kutuplu’ tartışmalarını hepimiz biliyoruz. Hiç şüphesiz artık iki kutuplu bir dünyada yaşamıyoruz. Ama gerçek anlamda ‘çok kutuplu’ bir güç dengesi veya ‘kutupsuz bir dünya düzeni’nden söz etmemiz de mümkün değildir. Bu tartışmalardan bağımsız olarak, temel verilere ilişkin bazı tespitler yapmak mümkündür.”

“DÜNYANIN EKONOMİK GÜÇ MERKEZİ, TRANS-ATLANTİK BÖLGESİNDEN ASYA’YA DOĞRU KAYMAKTADIR”

ABD’nin, halen dünyanın en büyük askerî gücüne sahip ülke olduğunu kaydeden Cumhurbaşkanı Gül, ancak ABD’nin küresel düzende yegâne hâkim oyuncu olmadığını, bununla birlikte, dünya siyasetinde halen en fazla etkinlik ve nüfuz sahibi ülke olma hüviyetini koruduğunu vurgulayarak sözlerini şöyle sürdürdü:
“Dolayısıyla, bundan sonra uluslararası sistemin makul bir dengede olması, ancak yükselen güçlerin de dâhil edildiği önde gelen aktörlerin uyumuna bağlı olacaktır. Diğer taraftan, dünyanın ekonomik güç merkezi, Trans-Atlantik bölgesinden Asya’ya doğru kaymaktadır. Küresel sistemin periferisinde gibi görülen ülkelerin ve kültürlerin önemi artmaktadır. Bu aktörlerin giderek merkeze kayması, dünya siyasetinin görünümünü de ister istemez değiştirmektedir. Farklı vesilelerle vurguladığım gibi, uluslararası sistemde üç boyutlu bir ‘eksik denge’ (ya da aksak denge) halini yaşıyoruz. Bu ‘eksik denge’ hali ‘siyasi’, ‘iktisadi’ ve ‘beşerî’ boyutlu ‘açık’lardan (deficit) kaynaklanmaktır. Bu listeye hepimizi olumsuz etkilemeye başlayan iklim değişikliğiyle bağlantılı olarak ‘ekolojik açık’ı da eklemek mümkündür.”
Cumhurbaşkanı Gül, küresel yönetişimi olumsuz anlamda etkileyen bu açıkların her geçen gün daha da büyüdüğüne işaret ederek, siyasi alanda, dünyada çok sayıda ülkede, demokrasinin, halkın taleplerini karşılayan ve yönetimlerin meşruiyetini sağlayan, en ideal yönetim şekli olarak “moral üstünlük” kazandığını aktardı.

“KÜRESEL KRİZLERİN ETKİLERİ ARTIK DAHA UZUN VE DAHA YOĞUN ŞEKİLDE HİSSEDİLİYOR”

“Burada önemli olan sadece rejimin demokrasi olması değildir. Toplumlar bir yandan yöneticilerini özgür iradeleriyle belirlemeyi isterlerken; diğer yandan demokrasinin olmazsa olmaz koşulları olan özgürlükler, hukukun üstünlüğü, insan halkları, iyi yönetişim ve ekonomik refahtan yararlanmak istemektedir. Öte yandan, ekonomik alanda teknolojik yenilikler, daha fazla üretim ve refah getirmekle birlikte, bu refah dünyanın önemli bir kısmına adil bir şekilde yansımamaktadır. Ayrıca, sonuçları itibariyle toplumsal ve siyasal baskıları da beraberinde getirecek küresel ekonomik dalgalanmalar önlenememektedir. Küresel krizlerin etkileri artık daha uzun ve daha yoğun şekilde hissedilmektedir” diyen Cumhurbaşkanı Gül, tek çekim merkezi bulunmayan bir küresel siyasal sistem ve ağırlık merkezleri çeşitlenen ekonomik ve kültürel bir düzenle karşı karşıya bulunulduğunu ve bu geçiş süreci nedeniyle de, dünyada birçok bölgede önemli istikrarsızlık unsurları ortaya çıktığını sözlerine ekledi.

Cumhurbaşkanı Gül, bu sürecin sancılarının en yoğun biçimde hissedildiği coğrafyaların başında Orta Doğu’nun geldiğini, Orta Doğu’da artık köklü bir paradigma değişikliği yaşandığını, yüz yıllık statükonun, kendisine eşlik eden tüm köhnemiş yapılarla birlikte yıkıldığını ve Orta Doğu’da kökeninde toplumsal hareketlerin yer aldığı kapsamlı bir değişim süreci yaşandığını bildirdi.

“ORTADOĞU’DA DEVLET VE İKTİDAR ANLAYIŞINDA KÖKLÜ DEĞİŞİKLİKLER YAŞANMASI KAÇINILMAZDIR”

Birçok ülkede, değişimin tetikleyicisinin, ülke içi toplumsal talep ve baskılar olduğunu aktaran Cumhurbaşkanı Gül, “Bugün, bölgede halklarının talebi, kendilerini yönetenler ile aralarındaki ilişkinin meşruiyet temelinde sürmesi ve rejimlerin halkın iradesine dayanmasıdır. Dolayısıyla, geri döndürülemez niteliktedir. Bu sürecin sonunda, içinde yaşadığımız bu bölgede, beşerî coğrafyada, devlet ve iktidar anlayışında köklü değişiklikler gerçekleşmesi, yeni bir düzenin kurulması kaçınılmaz olacaktır. Bölgede, nasıl bir yeni siyasi-ekonomik düzenin ortaya çıkacağı bugün hepimizin cevap aradığı temel bir meseledir. 2003 yılında Tahran’da düzenlenen İslam Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları toplantısında yaptığım konuşmada bizzat dikkat çekmiştim” dedi.

Cumhurbaşkanı Gül, mevcut yapıların halkların meşru özlemlerini karşılamaya yetmediğini vurguladığını, ayrıca iyi yönetişim, şeffaflık ve hesap verebilirlik taleplerine cevap verilmesi gerektiğini; bu gerçekleşmediği takdirde halkların bir gün isyan etmelerinin ya da dış müdahalelerin kaçınılmaz olduğunu söylediğini ifade etti.

CUMHURBAŞKANI GÜL’DEN ORTA DOĞU İLE İLGİLİ DÖRT TEMEL TESPİT

Bölgedeki gelişmeleri değerlendirmek açısından dört temel tespitte bulunan Cumhurbaşkanı Gül, “Birincisi, belli bir ülkedeki toplumsal ve siyasal değişim süreci, sadece o ülkeyi değil, aynı coğrafyayı paylaşan ülkelerin ve halkların geleceğine de tesir eden dönüşüm süreçlerini de tetiklemektedir. Bununla birlikte, büyük toplumsal heyecan uyandıran bu dönüşüm süreçlerinin, belirli dirençlerle karşılaştığını, uluslararası sistem ve güç dengeleri kaynaklı jeopolitik çıkar algılarının da süratle devreye girdiğini görüyoruz. İkincisi, bölgedeki her değişim, Irak Savaşı’ndan sonraki süreçte karşılaştığımız gibi, bölge içi güç dengelerini de temelden değiştirmektedir. Üçüncüsü, geçmişte uzun süre baskı altında tutulan geleneksel aidiyetlerle ilgili artan bilinç, Orta Doğu’da maalesef, etnik, dini ve mezhepsel temelli kimlik siyasetlerinin öne çıktığı bir dönemi başlatmıştır. Bu da ulus-devletleri yeni sorunlarla karşı karşıya bırakmaktadır. Neticede ülkelerin ulusal kimliklerinin, toprak bütünlüklerinin ve iç barışlarının daha fazla sorgulanır hale geldiği bir süreç ortaya çıkmaktadır. Etnik ve mezhepsel aidiyetlerin körükleyeceği uzun vadeli istikrarsızlık ve çatışma ihtimali, giderek bölgeyi daha fazla etkisi altına almaktadır. Dolayısıyla Orta Doğu’daki mesele, sadece belirli ülkelerdeki siyasi dönüşüm meselesi olmanın çok daha ötesinde, etnik ve mezhep grupları arasındaki potansiyel ihtilaf alanlarının fiili güç mücadelesi ve çatışmaya dönüşmesinin önüne geçmektir” dedi.

“İSLAM VE DEMOKRASİ ARASINDA BİR İKİLEM YOKTUR”

Cumhurbaşkanı Gül sözlerini şöyle sürdürdü:
“Dördüncüsü ise, bölgedeki değişime ilişkin olarak özellikle bölge dışı ülkelerin yaklaşımlarındaki çelişkilerdir. Son 3 yılda, birçok uluslararası aktörün, bir yandan, bölgesel istikrarın gerçek teminatının, halklarının taleplerini karşılayan meşru yönetim yapılarından geçtiğini savunduğunu ve bu nedenle değişim güçlerinin yanında yer aldığını gördük. Ancak, aynı aktörlerin, değişimin ortaya çıkardığı ilk olumsuz sonuçlar üzerine, istikrarsızlığa kapı açtığı gerekçesiyle, bu defa değişime karşı çıkan aktörleri desteklediğini müşahede ettik. Bu bağlamda, ortaya çıkan bu çelişkili durumun başlıca nedenlerinden birisinin, İslam dünyasının sosyo-kültürel dokusunun çağdaş demokratik düzenle uyumlu olup olmadığına dair oryantalist tartışmalarla bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Tunus’taki olaylar başlamadan iki ay önce, 2011 yılında Oxford Üniversitesi’nde yaptığım konuşmada bu konuyu ele almıştım. O zaman söylediğim gibi, İslam ve demokrasi arasında bir ikilem yoktur. Zira, her inanç ve kültürün kendisine yer bulabildiği, katılımcılığın, özgürlüğün ve hoşgörünün, hukukun üstünlüğü ile harmanlandığı çoğulcu yönetim şekli, hangi kökenden gelirse gelsin, herkes için caziptir. Bugün başka terimlerle ifade edilse de pek çok evrensel insan hakları kavramı, İslam dünyasında da kök salmış değerlerdir. Mesela, tarihte İslam toplumlarının en fazla önem verdiği değerler; hak ve adaletin tecellisi, hesap verebilirlik, kamunun tasarruflarında şeffaflık ve devlet yönetiminde katılım ve istişare gibi ilkeler olmuştur. Bu değerler bugün de demokrasinin içini dolduran kavramlardır.”

“ARAP BAHARI, ORYANTALİST HURAFELERİN DE KÜLTÜREL RELATİVİSTLERİN DE EZBERİNİ BOZDU”

Cumhurbaşkanı Gül konuşmasında, Arap halklarının da da tıpkı Batılılar gibi çoğulcu toplumlar inşa etmeye muktedir olduğunu kaydederek şöyle konuştu: “Bu nedenle Arap Baharı; ‘demokrasi ile İslam’ bağdaşmaz diyen oryantalist hurafeleri de; evrensel demokratik normları kültürel farklılıklar nedeniyle reddeden ‘kültürel relativist’lerin ezberlerini de bozan tarihî bir gelişmedir. Demokratik ilerlemeye imkân verecek siyasi sistemlerin ve kültürün bir anda ortaya çıkmasını beklemek biraz hayalcilik olur. Hiçbir ülkede bir gecede çoğulcu demokrasiye geçilemez. Bu, bir süreç gerektirir.”

Tarihsel gelişim süreci incelendiğinde, demokratikleşmenin hızının, toplumların kendi özgün koşulları ve iç dinamikleriyle ilgili olduğunun görüldüğünü belirten Cumhurbaşkanı Gül, burada hayati önem taşıyan noktanın; demokratik sürecin yavaş veya inişli-çıkışlı olmasına rağmen, istikametinin kesintisiz olarak devam etmesi ve standartların giderek yükselmesi olduğunu bildirdi.

“DEĞİŞİME DİRENÇ İSTİKRARIN TEMİNATI DEĞİL, BİZATİHİ İSTİKRARSIZLIĞIN KAYNAĞIDIR”

Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Suriye’deki gelişmeleri değerlendirirken açıkladığı bu genel çerçevenin dikkate alınması gerektiğine işaret eden Cumhurbaşkanı Gül, “Şüphesiz bu ülkeler, halihazırda farklı sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Gelinen aşamada, üç yıl önce Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da başlayan halk hareketlerinin temel talepleri olan özgürlük, adalet ve eşitlik beklentisinin tam anlamıyla karşılandığı söylenemez. Ancak, toplumsal mutabakatın temelinde yer alan insanlık onuruna yakışır bir temsili sistem ihtiyacı da ortadan kalkmamıştır. Diğer taraftan, sadece mevcut sorunlara odaklanmanın daha büyük başka sorunlara yol açacağını da görmek gerekmektedir. Suriye örneğinde olduğu gibi, meşru hak ve özgürlük taleplerinin, şiddet yoluyla bastırılması, bütün bölgesel istikrarı tehdit eden bir iç çatışma sürecini de başlatmıştır. Bu itibarla, değişim ve istikrar arasındaki gerçek çelişkinin; meşru değişim taleplerinin karşılanmadığı durumlarda ortaya çıktığını; değişime direncin istikrarın teminatı değil; bizatihi bir istikrarsızlık kaynağı haline geldiğini görmek gerekmektedir” dedi.
Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki dönüşüm sürecinde, en kritik ülkenin Mısır olduğunu kaydeden Cumhurbaşkanı Gül, Mısır’daki tarihî demokrasi yolculuğu ikinci yılını doldurmadan kesintiye uğradığını belirtti.

“MISIR’IN KENDİ ENERJİSİNİ TÜKETMEDEN BİR AN ÖNCE DEMOKRASİYE DÖNMESİNİ İSTİYORUZ”

Yaşanan olumsuz gelişmelere rağmen Mısır halkının tarihî birikimiyle bu sorunu aşabileceğine olan inancını da dile getiren Cumhurbaşkanı Gül şöyle konuştu: “Mısır’ın geleceğini inşa etmekte asli sorumluluk elbette tüm Mısır halkına aittir. Mısır’ın müreffeh ve güçlü bir ülke olmasını en fazla biz isteriz. Mısır’ın kendi enerjisini tüketmeden bir an önce demokrasi dönmesini ve ekonomik kalkınmasını hızlandırmasını samimiyetle arzu ederiz. Zira Mısır’ın istikrarının zedelenmesinden tüm Arap âlemi, Akdeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ile, nihai tahlilde tüm uluslararası camia zarar görür. Türkiye olarak Mısır ile kadim dostluk ve kardeşlik ilişkilerimizin ortaya çıkan görüş ayrılıklarını aşabilecek kadar güçlü olduğuna inanıyoruz.”

“SURİYE’DE DEVAM EDEN İÇ SAVAŞTAN HENÜZ BİR ÇIKIŞ GÖZÜKMÜYOR”

Cumhurbaşkanı Gül, Suriye’deki krizin de giderek derinleştiğine işaret ederek, on binlerce insanın hayatını kaybetmesi, milyonlarcasının mülteci durumuna düşmesi, yıkılan kasaba ve şehirlerden, adeta istatistiki verilerden bahsedilirmişçesine söz edilmesini, “insanlık adına esef verici bir durum” olarak niteledi. Suriye’deki durumun bir iç savaş olduğunu ve bu savaştan henüz bir çıkışın da görünmediğini; son dönemdeki, belki de tek olumlu gelişmenin, kimyasal silah saldırısından sonra yürütülen diplomatik sürecin sonucunda BM Güvenlik Konseyi’nin, Suriye konusunda nihayet bir karar kabul etmesi olduğunu bildirdi.

“ORTA DOĞU’NUN TAMAMEN BU SİLAHLARDAN ARINDIRILMASI KALICI VE GERÇEK BARIŞI GETİRECEK TEK YOLDUR”

BM Güvenlik Konseyi’nde alınan son kararı, her hâlükârda memnuniyetle karşıladıklarını ve uygulanmasını desteklediklerini aktaran Cumhurbaşkanı Gül, “Güvenlik Konseyi aldığı bu kararla Suriye’deki ihtilafın uluslararası barış ve güvenlik için tehdit oluşturduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu, önemli bir gelişmedir. Kararda, muhtemel bir ihlal durumunda alınacak tedbirlerin BM Şartı’nın Yedinci Bölümü kapsamında değerlendirileceğinin belirtilmesi de, şüphesiz önemli ve isabetlidir. Zaten bunlar olmasaydı, bu kararın bir anlamı olmazdı. Bu bağlamda bunun da Orta Doğu’daki bütün kitle imha silahlarının tasfiyesini sağlayacak bir güvenlik mimarisinin oluşturulması yönündeki ilk adımı teşkil etmesini ümit ederim. Şüphesiz ki bu söylediğim ayrı bir bahis, çok geniş ayrı bir konu. Orta Doğu’nun tamamen bu silahlardan arındırılması kalıcı ve gerçek barışı getirecek tek yoldur. O açıdan kimyasal silahların ki bu aslında bütün büyük problemler düşünüldüğünde küçük bir adımdır. Ama yine de çok büyük düşüncelerin, çok büyük daha geniş bir vizyonun ilk adımı da olabilir. Yine bu bağlamda, ABD ve İran liderlerinin başlattıkları doğrudan yapıcı temasları önemli buluyor, destekliyor ve başta Suriye olmak üzere bölgedeki pek çok sorunun çözümünü kolaylaştırmasını temenni ediyorum. Öte yandan, Suriye konusu, maalesef kimyasal silahların tasfiyesine indirgenemeyecek kadar büyük bir bölgesel ve uluslararası mesele niteliğindedir. Suriye’deki bu büyük insanlık dramının, bölgesel istikrar ve güvenliğe tehdit teşkil eden iç savaşın, artık biran önce sona erdirilmesi gerekmektedir” diye konuştu.

“SURİYE, RADİKAL UNSURLARLA BAAS REJİMİ ARASINA SIKIŞIYOR”

Cumhurbaşkanı Gül, ancak, son dönemde, Suriye’de, bu ülkedeki iç çatışma ikliminin tabii bir sonucu olan radikal ve aşırı unsurların varlığının, özellikle ABD ve Batı kamuoyunda, bazı tereddütlerin de doğmasına yol açtığını gördüğünü belirtti. Suriye meselesinin, maalesef, giderek radikal/aşırı unsurların mı, yoksa Baas tarzı bir rejimin mi kontrolündeki Suriye ikilemi arasına sıkıştırıldığını dile getiren Cumhurbaşkanı Gül, bu yaklaşımın, Suriye’deki çözümsüzlüğün daha da uzamasına neden olacak nitelikte olduğu değerlendirmesinde bulundu.

“SURİYE HALKININ TAMAMININ ÖZGÜR İRADESİNİN TECELLİ EDECEĞİ BİR SİYASİ ORTAM OLUŞTURULMALIDIR”

Cumhurbaşkanı Gül, “Suriye krizinden çıkış yolu, BM Genel Kurulu konuşmamda da belirttiğim gibi, başından beri eksik olan kapsamlı diplomatik ve siyasi çözümdür. Bir yaptırım mekanizması olmayan ve somut takvim ve modaliteye bağlanmış bir geçiş sürecini kapsamayan Birinci Cenevre Mutabakatı, taktik mülahazalarla yapıldığı için başarısız olmuştur. Bununla birlikte, son BMGK kararında da güçlü şekilde ifadesini bulan siyasi çözüm perspektifi ve bu bağlamda, İkinci Cenevre Konferansı’na ilişkin hazırlıklar, şüphesiz olumlu gelişmelerdir. Bu süreci hepimizin desteklemesi gerekmektedir. Ancak bu süreçte Cenevre-I’de yapılan hatalar tekrarlanmamalı ve diplomatik muğlaklığa yer bırakılmamalıdır. Zira çözümün temel parametreleri bellidir. Türkiye de dâhil, birçok uluslararası aktör, bu kadar kan aktıktan, milyonlarca insan mülteci durumuna düştükten ve şehirler yıkıldıktan sonra, Suriye’de yeni bir yönetimin olması gerektiği konusunda mutabıktır. Bunun yöntemi, Suriye rejimini üzerinde mutabık kalınacak geçiş sürecine ilişkin hükümlere riayet etmeye zorlayacak yaptırım mekanizmasına sahip bir çözümün ortaya konulmasıdır. Böylelikle iç savaşı sona erdirecek, Suriye halkının güvenliğini temin edecek ve ülkenin geleceğine Suriye halkının bütün kesimlerini dâhil edecek bir çözüm perspektifi ortaya çıkacaktır. Burada kritik olan, uluslararası camianın, Suriye halkının tamamının özgür iradesinin tecelli edeceği bir siyasi ortamı tesis etmesidir. Ben böyle bir çıkış stratejisinin, ancak Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Suriye’nin komşularının samimi bir şekilde birlikte çalışmasıyla mümkün olacağına inanıyorum. Vaktiyle Irak’la ilgili olarak komşu ülkeler sürecinin başlamasına öncülük eden biri olarak, bu tür bir yapılanmanın Suriye için geç kalmış, ancak en makul yol olduğu kanaatindeyim” dedi.
Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da, geleceği etkileyecek gelişmeler karşısında bazı soruları ve muhtemel cevaplarını sürekli düşünmek zorunluluğuna da işaret eden Cumhurbaşkanı Gül, bu süreç sonucunda, 21. yüzyılda, bu bölgede istikrar, barış ve refahın hüküm sürdüğü bir “Rönesans devri” mi, yoksa bir kısım bölgesel rekabet hesapları uğruna, hangi mezhep veya etnik gruba mensup olursa olsun milyonlarca insanın yeni ıstıraplara maruz kalacağı bir “bölgesel fetret devri”nin mi başlayacağı sorularını dile getirdi.

“ORTA DOĞU’DAKİ DÖNÜŞÜM SÜRECİ BÖLGESEL VE KÜRESEL İSTİKRARI ETKİLEYECEKTİR”

Cumhurbaşkanı Gül, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bölgede etnik, dinî veya mezhebi aidiyeti ne olursa olsun, herkesin kendini ve geleceğini güvende hissedeceği bir dönemi başlatmak için ne yapılması gerekir’ sorusuna verilecek cevaplar ve izlenecek hareket tarzı, Tunus’ta başlayan ama sonuçları itibariyle bu bölgeyi ve küresel istikrarı etkileyecek bu büyük dönüşüm sürecinin akıbetinin de belirleyicisi olacaktır. Bu bağlamda, önümüzde iki senaryonun olduğuna inanıyorum: Birincisi, her büyük dönüşüm sürecinde olduğu gibi, çeşitli iç ve dış faktörlerin devreye girdiği; jeopolitik çıkar algılarının ve güç dengesi siyasetinin izlendiği senaryodur. Dahası, jeopolitik çıkara dayalı çatışmacı anlayışın, bir diğerini öteki ve hasım gören etnik ve mezhep temelli kimlik siyasetiyle birleştirilmesidir ki; bu daha önce de ifade ettiğim gibi, İslam dünyasının Avrupa’dakine benzer bir Orta Çağ karanlığına taşınmasına demektir. Herhangi bir ülkenin, mezhebin veya toplumun böyle bir dönemden kazançlı çıkması ise imkan ve ihtimal dâhilinde değildir. Diğer bir ifadeyle, ‘medeniyetler çatışması’ndan daha vahim bir ‘medeniyet-içi çatışma’ya yol açacak bu senaryo, herkesin kaybedeceği bir felaket senaryosudur. İkinci senaryo ise, mevcut tehlikenin boyutlarını idrak ederek, dar jeopolitik çıkarlara dayanan, etnik ve mezhepçi kimlik siyasetini reddetmektir. Avrupa’nın bu tarz siyasetin ürünü olan savaş ve çatışmalardan çıkardığı derslerle hayata geçirdiği başarılı ekonomik entegrasyon ve güvenlik mimarileri hepimizin malumudur. Orta Doğu’da yaşayan halklar da, ortak değerler ve ortak çıkarlar etrafında buluşmak suretiyle, kendi bölgelerini, bir barış, istikrar ve refah havzasına çevirebilirler.”

BÖLGEDEKİ LİDERLERE DÜŞEN GÖREV

Bölgedeki siyasi ve dini liderlere, kanaat önderlerine düşen temel sorumluluğun, akıl ve basiretle hareket ederek her şeyden önce ülkelerindeki değişimi sürecini yönetmek ve öncülük etmek olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Gül, kendi iç barışını tahkim etmiş her ülkenin, bölgesel barışın da en güçlü savunucusu olacağını kaydetti.
Cumhurbaşkanı Gül, böyle liderlerin hak, adalet, sağduyu ve evrensel değerleri temel alan bir anlayışla hareket etmek suretiyle, ikinci senaryoyu hâkim kılmak için çaba göstereceklerini aktararak, “Bugüne kadar Orta Doğu’da pek çok ülke ve bu bölgeyle alakalı olan pek çok büyük güç, Orta Doğu’da savaşa ve kriz yönetimine muazzam enerji ve kaynak harcadı. Bütün bu pahalı ve insani maliyeti yüksek maceralardan alınan sonuç ortadır” dedi.

“EN KALICI BARIŞ PROJELERİ; SAVAŞ, ÇATIŞMA VE KRİZLERİN ZİRVE NOKTALARINDA PLANLANMIŞTIR”

Artık bölgede barışı planlamanın ve barışa yatırım yapmanın zamanı çoktan gelip ve geçtiğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Gül sözlerini şöyle tamamladı:
“Unutmayalım ki, en kalıcı barış projeleri, savaşların, çatışmaların ve krizlerin en zirve noktalarında planlanmıştır. Emin olun samimi bir şekilde barışın planlanması ve finanse edilmesi, kriz yönetiminden de, savaştan da çok daha az enerji ve kaynak gerektirir. Barış, demokrasi ve kalkınmanın kol kola ilerlediği ise hepimizin malumudur. Bölgede gerçek istikrar ve barışın teminatı, ancak böyle bir anlayışın hâkim olacağı bir düzenin kurulmasıyla mümkün olabilecektir.”








Lütfen tüm alanları doldurun. Girdiğiniz bilgiler kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.








Lütfen tüm alanları doldurun. E-mail adresiniz kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.

Odaci
4 Ekim 2013 14:56

Resmen AKP'nin genelbaskani oldu!


DÜNYA KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLERİMİZ